09 Mayıs 2026 · 1 dk okuma
Türkiye-AB İlişkilerinde Donmuş Sürecin Anatomisi
Onlarca yıldır 'aday ülke' statüsünde kalan Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkinin neden ilerleme kaydedemediğini ve iki tarafın bu kilitlenmeden ne kazandığını tartışıyorum.
N. Başak Tuncer
Kilitlenme Nasıl Normalleşti?
1987'de başvurusuyla başlayan ve 1999'da adaylıkla ivme kazanan Türkiye-AB süreci, 2016 sonrasında fiilen askıya alınmış durumdadır. Ancak dikkat çekici olan, her iki tarafın da bu belirsizlik durumundan kendi çıkarları doğrultusunda faydalanıyor olmasıdır. Türkiye için adaylık statüsü, Batı ile ilişkilerde bir koz olmayı sürdürüyor; AB içinse Türkiye, güvenlik ve göç alanlarında vazgeçilmez bir ortak olmaya devam ediyor.
“Bir sürecin ilerlememesi de siyasi bir tercihtir. Donmuş ilişkiler, çoğu zaman tarafların statükoyu bilinçli olarak koruduğunun göstergesidir.”
Yapısal Engeller mi, Siyasi İrade Eksikliği mi?
Üyelik kriterleri olan Kopenhag kıstasları, teknik bir çerçeve sunuyor; ancak süreç temelden siyasi. Bazı AB üyelerinin Türkiye'nin üyeliğine karşı tutumu, hukuki değil kültürel ve kimliksel kaygılara dayanıyor. Bu gerçeği görmezden gelen teknik müzakereler, sonuç üretmekten çok süreç meşruiyeti sağlıyor.
Öğrenci Gözüyle: Erasmus'tan Bir Parantez
Frankfurt'ta Erasmus öğrencisi olarak bu tartışmayı Avrupalı akranlarımla yaptığımda en sık duyduğum ifade şuydu: 'Türkiye'yi AB'de görmek isterim ama hükümetinizle değil.' Bu yorum, meselenin kurumsal değil siyasi kişiliklerle özdeşleştirildiğini gösteriyor; ve bu özdeşleşme, Türk-Avrupalı sivil toplum ilişkisine verilen zararı hâlâ onarmayı bekliyor.